11 Haziran 2010 Cuma

İşimiz Bu


Yaşamak...


Hep birtakım kurallar koyup,sınırlar çizip kendi kendime yine o verdiğim kararlardan sıkılıp ihlal etmek.Kendimle çelişmek değil de değişmek istemek.Olmam gerektiği gibi değil de olduğum gibi olmak.Her vazgeçişte yeni bir ışık yakalayıp peşine takılmak,midemde uçuşan kelebeklerin sesine-hevesine kulak verip anlamlandırmaya çalışmak.Sonra yorulup yine,yeniden başa dönmek.Böyle böyle geçermiş zaman belki de kimbilir ?


Öyleyse gelsin.Hayat bildiği gibi gelsin...

25 Mayıs 2010 Salı

AİDİYET


Bir yere ait olduğunu nereden anlarsın üstad?


6 yıldır mütemadiyen aşındırdığın sokağın başında her saba uyuklayan simitçinin ''günaydın'' diyerek uyardığında vereceği tepkiyi bilmek?Her pazartesi mesken tuttuğu köşesinde dombili bafra pirinççisini görmek?Günün hengamesini unutup bankadaki yüzü ezber edilmiş çalışanların diyaloglarını dinlemek,kaybolmak onların yüzünde?Sokaklara azad ettiğinde kendini bir türlü kaybolamamak kendi içinde,tanıdık yüzlere selam vermekten?Tanımadığın halde kimin nereye gittiğini bilmek gün geçtikçe?

Bütün bunlar mıdır aidiyet,yoksa silikleşmek mi monotonluğun içinde,sıradanlaşmak mı?


Ya birine ait olmak?Belki de onun seni hiç tanımayacağı ihtimaline rahmen onunla uyumak,onunla uyanmak.O başka bir hayat sürerken sensiz,onun olduğu bir hayatı sürdürmek mi habersiz?

16 Mayıs 2010 Pazar

Gitmesen





Her renk var içimde.Dengeye inandığım için belki de.İnsanın hep çok iyi ya da hep çok kötü olamayacağı gibi.Her renk ve her duygu eşit olarak dağılmalı ki iç ve dış balans sağlansın.






Derindeki en yoğun duyguları dışa vurmadıkça normal gelirsin insanlara.Dert yok tasa yok hayat çok kolay gibi.Oysa mümkün müdür düşünen bir insan işin hayatın su gibi akıp gitmesi.Etrafta çeşit çeşit kötülük kol gezerken.






Haydi herşeyi boşvermiş olayım da kendim için birşeyler isteyeyim desem.Onu da yapamıyorum.Ben istedikçe ihtimaller azalıyor.1 haziran da gidiyor.Hayatıma girmeseydi de yine dursaydı gözümün önünde.Kendi kendime kolaylaştırıyordum hayatı onu düşünerek.Olasılıklar türetip oldurmaya çalışıyordum.






Kabullenmek çaresiz bırakıyor böyle durumlarda.Sesimi duyurmaya çalışsam oda külliyen cesaret işi.Kendime güvendiğim kadar ona da güvenebilsem belki daha da kolay olurdu.






Bir süre daha rölantide hem kendimi hem olacakları izlemek en iyisi.Zira elimden daha fazlası gelmiyor,gelemiyor.






Gitme demek olmaz da,gitmesen.Renklerim sende soldu desem..Vicdan azabı değil amacım durumumun vehametini özetlemek.Velhasıl böyleyken böyle...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Zaman gitsin,sen kal olduğun yerde

Yazmaktan en korktuğum zamanlardan birinde,yine açıp blog arşivini karıştırdım.Okudukça seni,okudukça kendimi buldum.Kimsenin duymadığına emin olarak sesli sesli güldüm.


Yazıların çoğunda-en umutsuzlarında bile-hep bir heves vardı yaşama dair.Ve bu hevesten güç alarak haklı buldum yaşamaya olan inancımı.



Ben de şaşkınım;senin de dediğin gibi hayatımda hiç tanımadığım birini aslında herkesten çok tanıyormuş gibi olup,kimseye derdimi anlatamayacağım zamanlarda en çok anlayan olduğuna...



Kimbilir bunun da açıklaması sadece yaşamımızdaki gerekliliklerden ibarettir.Öyle olması gerektiği içindir.



Sen insanlara değer vermeyi biliyorsun,kıymetli oluşun buradan geliyor.Çevrendeki insanlar tıpkı benim seni görmeden önce hayal ettiğim küçük kızı buluyorlar sende,katıksız içtenliğinde.


İyiliğe,dürüstlüğe,karşılıksız sevgi ve dostluğa inancımı yitirdiğim zamanlarda hep burada olman güzel.Çünkü bu değerleri inkar edemeyeceğim kadar gerçek bir dostsun.


Zaman gitsin sen hep prenses olarak kal,hayat öyle olmana izin vermese bile...


20 Nisan 2010 Salı

Gerçek mısın, yalan mısın, masal mısın dünya!


Hiç olmasaydı diyebileceğim bir gün..Olması gerektiği için oldu demek teselli etse de sorgulamaktan kendimi alamıyorum.Neden,neden,neden?


''Ex olma''nın tanımını bu kadar yaşamamıştım.Bir beden solarken an be an,ayrılırken can bedenden,biz kaldığımız yerden-dünyamızdan yaptığımız ısrarlı geri döndürmelere rağmen soğumakmış.Eşi,dostu,çevresi,ailesi,torunu,yaşanmışlıklarıyla bir bütünken,sadece ve sadece bir bedenden ibaret olmakmış.Geçmişini bugününü anı yapıp,yarınını silip atmakmış.Yok olmakmış.


Şanı,şöhreti,şaşaayı al da toprağa sür şimdi...
Ağırlaştım.Hep geri geleceğine inandım.Hadi! dedim içimden blöf yapıyorsun gidemezsin,gitmen için neden yok.Oysa çok küçük düşünmüşüm.Benim detaylarım bir insanın yazısını değiştirmeye yetmezmiş.Anlıyorum çok kafa yorduktan sonra da,vicdan susmayınca akıl telkin olmuyor.

6 Nisan 2010 Salı

KARA KUTU


Yeni yağmış yağmura rağmen aydınlık havaya karşı gözlerim kamaşarak çıkmıştım işten.Ve ıslak toprak kokusunu içime çektikçe beslenmişti ruhum.Bu canlılıkla beraber servisi beklemeyi es geçip yürümüştüm.Yürürken de pekçok şey düşünüp eğlenmiştim.Kırmızı ışıkta bekleyen servisten önce gideceğim yere vardığım için mesela.Sağlıklı yaşam gurumun bir parçasıydı zira yürümek.Ancak bunların hepsi -miş'li geçmiş zamandı...

Bu filmi izledim.Beklediğiminden çok çok farklı bir filmdi.Çıktığımda boğazıma bir düğüm oturdu...

Dönüş yolunda canım çok sıkkındı.Hala öyle.İçimdeki kara kutu açılana kadarmış güllük gülistanlık.Derin düşüncelere dalarsın da nerde olduğunu ne duyduğunu unutursun ya.Ta nelerden sonra,epeyce yolu yarılamışken,Japon çizgi filmlerdeki kocaman gözlü ince parmaklı kızların ağlamadan önce göz pınarlarında bir su taşkını meydana gelir ya.Öyle bir su taşkınına ramak kala farkına vardım ne duyduğumun.Kulaklığımda Levent Yüksel ''ağlıyor musun,ağlama.''diyordu.
O an farkına vardım.Yine tepeden birileri benimle alay ediyordu.Hem bana bunları yaşatıp hem ardından bunca zaman geçmesine rahmen hatırlatmak için reklam panolarını,apartman isimlerini,yanımdaki kouşmalara sıkıştırılmış sözcüklerle hatırlatıp sonra da o şarkıyı denk getirmek.Takdire şayan...
Benimle birlikte yeniden yağmaya başlayan yağmurla yarıştım bir süre kimsenin görmediğini umarak.Ardından benimle alay edenle restleştim.Sıradaki şarkı benim film müziğim olsun dedim.Ne dese beğenirsiniz?''It was love '' dedi.Öyleydi.Artık değil...


1 Nisan 2010 Perşembe

PELESENK


Yeşil,tshirt şeklinde bir anahtarlığım vardı üzerinde Free,Single&Young yazan...Bugün bunu ciddi anlamda hissettim.
Öğlene kadar dışarıya çıkılamaz gibi duran hava,öğleden sonra sanki hiç gürleyip çatlamamış gibi çiçek açtı resmen.Havanın her an kapatabileceği ihtimalini kaale bile almadan tiril bir elbise ve deri ceketimle attım kendimi sokağa.
Cadde çok eğlenceliydi.Çok şirin bir durak yapmışlar;içinde yeşil bir koltuk,pembe peluş bir yastık yanında da komidinin üzerinde eski tip bir telefon.Sanırım türktelekomun reklamıydı.Nikond80 im olsaydı da çekebilseydim diye çok iç çektim.Bir de yine bir etkinlik kapsamında yanımdan bando geçti ki görülmeye değerdi.Saksafonlu davullu zilli baya bando.Film festivaline iki bilet aldım farklı günlere tek kişilik!Biri ''Annem Hayatta Olduğu İçin Mutluyum'' (bende) diğeri Emir Kusturica filmi ''Elveda''...
Üç saat zamanın farkına varmadan gezdim dolaştım.İki tane bikini üstü aldım flaş mavi ve flaş pembe.Midem kazındı.Kızılkayalar'dan üç tane ıslak hamburger yedim,limonata içtim.Dördüncüyü yiyesim vardı utandım ayıplarlar diye (bu konuyla ilgili ayıplanmışlığım vardır vaktiyle)
Dönüş yolunda 10 yaşlarında bir erkek çocuğun,özene bezene dikilmiş laleleri hunharca kopardığını gördüm.
Müdahale edemedim.
Günü bitirdim,kursu ektim.
İçim rahat
Single Free Young :)