Hayatın bir bilgisayar oyunu olduğunu farzedersek,her üst kademeye geçişte karşılaşılan yol ayrımları genellikle iki seçeneği beraberinde getirir;ya düşersin,oyun biter,baştan başlamak zorunda kalırsın ya da bir level üste atlarsın.Sözkonusu bilgisayar oyunu olduğu için analitik düşünmek başarıyı getirir.Oysa ki bir satranç oyunu olsaydı sistematik yaklaşım en doğrusuydu.
Durumu analiz edip parça pinçikledikten sonra genellikle başarıya götüren karar en zor olandır.Ummadık taşın baş yarmasını beklemek beraberinde olası riskler de taşır ancak risk başarı eğrisinin doğru orantılı olduğu düşünüldüğünde olası muhtemel riskleri gözardı etmek gerekir.
Bunların dışında bir alternatif olan pause tuşu zor kararın analiz aşamasında etkili olup abartılı kullanılması durumunda zaman kaybına yol açar ve zeka geriliğinden başka birşey değildir.
Seri bir şekilde sonuca ulaşmak için pür dikkat konuya odaklanmak elzemdir,dışarıdan destek alma fikri ise-özellikle konuyla alakasız birinden-tecrübeyle sabittir,kaybettirir.
Yol ayrımlarında yararlanılabilecek bir tüyo:Derin nefes al.İçgüdülerine güven.Korkma ciddiye alma(ne de olsa bir oyun).Her handikapın bir telafisi mevcuttur.
Sexten sonra burç yorumları...
KOÇ : Hadi bi daaa...
BOĞA :Ben acıktım.. pizza söyliyelim .
İKİZLER : Kumanda nerede ?
YENGEÇ : Ne zaman evleneceğiz ?
ASLAN : İtiraf et harikaydım değil mi harikaydım.
BAŞAK : Kalk kalk ...! Çarşafları hemen yıkamam lazım .
TERAZİ : Sen mutlu olduysan ben de çok mutlu oldum hayatım.Önemli olan sensin .
AKREP : Hadi şimdi de çatıda yapalım ..
YAY : Ben seni ararım. SEN SAKIN BENİ ARAMA !!! (Bingo)
OĞLAK : Bana kartını versene .
KOVA : Artık ellerini çözeyim mi ?
BALIK : Canım çok iyiydinnnnn
Soğuk,ateş,titreme,öksürük,antibiyotik,aft,kırgınlık,bol ekşili tavuk suyu çorba,ıhlamur+adaçayı,battaniye,atipik pnömoni...
Tüm bunlara eşlik,hangi aklı evvel sapasağlam dişini ağzının içine konuşlanmış çelimsiz dişçisine hunharca teslim edebilir?Hadi etti,acımadı bedenine,niye yatıp uyumaz da buz gibi çilek yiyip blog yazmaya koyulur?İlk mazeretim çilek üzerine;buz gibi olması merhum dişimin yerinde yol bulan kanamanın azalması için ve 'Ç' vitamini açısından zengin oluşundan.İkinci mazeretim blog için;gözlerimi kapatmamla uykuya teslim olmam arasındaki bir nanosaniyelik sürede yüksek ateşin neden olduğu kapkabusu yani dişlerimin unufak oluşunu ve ellerime dökülüş sahnesini görmeye tahammülüm olmamasından dolayıdır.
Hastalık ruhumdan bedenime sirayet etti sonunda.
Boğa burcunda ilerleyen güneş dayanıklı olmam gerekliliğine işaret ediyormuş.Marsın desteği varmış neyse ki.Haydaa!Bir de Mars da hayat yok derler...
İnsan algısı şartlarla ne kadar değişken.Bunu bugün kendimde birkez daha yaşadım.Üç yıl önce yüzünü bile görmek istemediğim bir insanı bir kapının ardından etrafındaki kalabalığa tezat bir o kadar yanlız ve aciz olduğunu görünce içim acıdı.Öfkemin nedenini bile unutmuşken neden hala sürüncemedeydi bu konu içimde.Erken dönemde olsaydı bu yumuşama durumu,kendime kızardım sözümün arkasında duramadığım kendi otoritemi sarstığım için.Ancak üzerinden çok sular akmış ve delikanım durulmuşken olduğu için takdir ettim objektif bakabildiğim ve kendimi eleştirebildiğim için.
En harabe olduğum zamanlarımda yaptığım gibi kuşbakışı izledim olanları.Yani aslında yoğun bakımda ağzında tüple savunmasız durana değil,düşüncemle duruşum çelişik hem kendimi hem de onu izledim.Bir de hayatımın neresinde durduğuma.Adil tarafında mı,iyi niyetli mi,affedici mi,acımasız mı,duyarsız mı?Yukarıdan bakınca iyilik ağır bastı nihayetinde.Günah çıkarır gibi sokuldum yanına uyanmadan ve yine uyanmadan uzaklaşmalıydım oradan zira hiç sevmem iyiliğin göze sokulmasını...
Adını kulağına üç kere fısıldadım,Hussy,Hussy,Hussy...
Esrarengiz gelirken ev hediyesi olarak getirmişti onu,Hussy'i yani çiçeğimi.Başka bişey olsa bu kadar sevinemezdim.Niye zahmet ettin prosedürüne gerek duymadan sanki beklediğim Esrarengiz değil de Hussy imiş gibi önce yanağımı yapraklarına değdirerek onunla selamlaştım.Hemen kaynaştık zaten ondan sonra.Sohbet almış başını giderken ara ara gözgöze geldik o başköşede süzülürken.Şimdiden bir telaş sardı;Nereye koysam,suyunu ne zaman versem,toprağını değiştirmek gerekir mi,fotosentez yapıyormudur diye.Adı da çok yakıştı şüphesiz,pembe utanmaz çiçekleri sarı aşifte gövdesi ile tam bir zilli.Görür görmez anladım ne mal olduğunu..
Sana söyledilerimi kimseye söyleme olur mu Hussy?
- Benim adım Cezmi,çikolata saçlı Cezmi
Diye başladı..Gerisini dinlemedim.Kurgusunu beğenmedim.Kuklayı seslendiren adam palyaço makyajlı ve yüzüklerin efendisi kostümü ile yapay bir şiirselik katıyordu Cezmi'ye.Arada bir de belindeki kemere takılı i-pod undan acıklı keman konçertosunun bitiminde hard rock müzik fırlayıverince kuklayı unutup panik halde değiştirmeye odaklandı.Başrolde Cezmi varken birden dikkatler seslendirene geçince ben de arkada duran diğer palyaço yüzlü siyah giyimliye odaklandım.Sesçinin paniğinden bihaber,hiçbir müdahalesi yoktu.Ellerini kavuşturmuş izleyenleri (müşterileri) gözlüyordu.Bu ticari kaygı hepten soğuttu Cezmi'den.Uzaklaştım.Cezmi'ni suçu yok,ona ne söyleniyorsa onu yapıyor sadece.Kuklaları seviyorum,'gerçek' kuklaları.O yüzden toz kondurmuyorum Cezmi'ye.Zaten Cezmi değildi konumuz.
Kendimi iki festival filmi ile ödüllendirdikten sonra dönüş yolunda karşılaştım Cezmi ile.Filmler iyidi.Taksim Bey de bir o kadar misafirperverdi.Aslında iyi olan filmler değil daha çok ambianstı.İlki Yunan yapımı,vasat oyunculuk,kısıtlı mekan ve klişe bir konu ile Atina-İstanbul.Kadın erkek ilişkilerine odaklanılmıştı.İstanbul'un enfes manzaralarını bol bol kullanılmış olması kusurlarını bir nebze olsu kamufle etti.Filmin sonunda verilen mesajın hönk diye ifade edilişi oyunculuktan sonra senaryoyu da yavanlaştırmış oldu.
Diğer film Brezilya-İtalya ortak yapımı Kırmızı Adamların Toprağı.Bu film konusu itibari ile beni daha çok etkiledi zira Brezilya'nın bereketli topraklarında yaşayan gevrek tenli yerli halkı sadece vücudundaki değil ifadesindeki çıplaklıkla da değme oyunculara taş çıkaracak potansiyeli barındırıyordu.Aborjinleri çağrıştırdı.Onlar adına üzüldüm ve halime şükredecek bir neden daha buldum kendime.Eşitsizliğin,adaletsizliğin,çifte standartı ayan beyan anlatan bir filmdi.İsmini bilmediğim (sanırım zaten filmde hiç isim telafuz edilmedi) filmin başrolündeki Romeo sunun çığlıkları ile bitti.Bu filmin sonunda da çığlıklar arasına mesaj sokuşturulmuştu ama diğer film kadar batmadı gözüme.
Düşük bütçeli yapımları,ticari kaygı taşımamaları,amatör havası olan filmleri,rutubet kokulu sinema salonları ile konforda uzak oluşuyla seviyorum festival filmlerini.Böylece hayatımın çan eğrisini yükselişe geçirmiş oldum.Ne de olsa hayattan zevk almasını bilmeli mirim.Öyle değil mi?Tek başına da olsan...
Bilincimden aşağılara doğru merdivenden inen küçük adam yine işbaşında.Günlük işlere odaklanmış yolda yürürken yanımdan geçen bir kadından gelen 'koku' uyardı bu durumu.Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum.An kadar kısa bir sürede duydum o kokuyu ve zihnimde tarif edemediğim ama çok tanıdık gelen birşeyler canlandı.Ne kadar yorduysam da kendimi,bulamadım ne ifade ettiğini.Hani olur ya bir isim ya da bir yer ismi takılır insanın aklına arar durursun dilinin ucuna kadar gelir tam çıkaramazsın doğru kelimeyi,için için yer durursun beynini bulabilmek için.Bu da kısmen öyle birşey.Tek farkı ne aradığımı bilmemem.Sadece kokunun çağrıştırdığı ya da kokuyla özdeşleşmiş bir film karesi aramak belki arşivden.
Bunun benzeri durumlar oluyor zaman zaman.Mesela her makarna süzüşümde ortaokuldaki aynı iki kişi geliyor aklıma.Yanlız spagetti,erişte falan değil.fiyonk makarna olacak.
Kokuyla ilgili de-başka bir koku bu-ilkokulda,okulun yakınında metruk bir ev vardı.Eski,yıkık dökük,harabe bir ev.Çocuk aklımızla oraya gider ve korkunç ürkünç hikayeler anlatırdık birbirimize.O evde bulduğumuz bir parfüm şişesine hikaye uydurmuştuk.Metruk ev çok defa rüyama girdi.Kokuyu da senelerdir,zaman zaman her duyduğumda aynı hisleri duyarım.İçim acır,sızlar.Bu hissiyat evdeki hayali kadın için mi yoksa çocukluk anım olmasından kaynaklı mı bilmiyorum.
Dün,gün içinde acil kafein ihtiyacımı karşılamak üzere plastik bardakta kahve içmekteyken yine aynı his uyandı.Plastik bardaktan kahve içmekten nefret ederim ancak üşendiğim ve zamanım dar olduğu için idareten içmeye çalıştım.Bu duruma biryerlerden aşina olduğum geldi aklıma.Çok sürmedi bilinçaltıma giden küçük adamın doğru klasörü bulması.Onbiryıldır periyodik olarak yaptığım otobüs yolculuklarında çay içemediğim için mecbur kalırdım plastik bardaktan kahve içmeye ve her seferinde kendi bardağımı almayı unuttuğumu düşünürdüm.
Bilinçaltı ile bilinç arasında o kadar uzun mesafe olmasa da salon salomenje olsa çok mu karmaşık olurdu acaba?Gördüğüm rüyaların bilinçaltı kaynaklı olduğunu düşündüğümde vazgeçtim bu fikrimden,geri aldım...